Dr. Murat Kubilay: “Türkiye ağır bir iktisadi buhran içerisinde ve maalesef…”
  1. Anasayfa
  2. Genel

Dr. Murat Kubilay: “Türkiye ağır bir iktisadi buhran içerisinde ve maalesef…”

0

Dr. Murat Kubilay kendi Twitter profilinden mevcut durumda Türkiye ekonomisi ve bu konuda yorumlar yapan kişiler hakkında bir bilgi akışı oluşturdu. Dİkkat çeken bu paylaşımı sizler için derledik.

Türkiye ağır bir iktisadi buhran içerisinde ve maalesef bunu inkâr eden, sözde tarafsız veya muhalif ama güya bilgili isimler çok. Bugünkü konumuz bu hataya düşen iyi niyetli bilgisizlerle kötü niyetli bilgililerin bu oyununu ortaya çıkarmak. İsimlerin ifşasını ise okuyuculara bırakıyorum. Şu bilgiseli yazmak benim için çok üzücü. Lakin kendi çıkarları için olayları farklı göstermeye çalışan çok sayıda utanmaz meslektaşım bulunduğu için vatanseverlik ve toplumculuk ödevimi ifa etmek durumundayım.

Türkiye ekonomisi Mart 2018’de ekonomik bunalım içerisine girdi. Bu süreçte büyük şoklar da yaşadı, göreceli olarak sakin günler de geçirdi. Günümüzdeki buhranlar da bu şekilde gerçekleşiyor; yani tek bir şok ve kırılma yerine uzun yıllar süren ve içine düşüldüğünü unutturacak kadar kimi zaman sakinleşen biçimde yıllar sürüyor. Bu durumdan ötürü vatandaşların kriz tanımında şaşırması mümkün. Ancak ekonomi alanında uzman olanların inkârı büyük bir ayıp; ya bilgisizlik ya da art niyet.

Gelişmiş ülkelerde hiperenflasyon sorunu yoktur; son 40 yılın en kötü dönemini yaşadıklarında dahi hiçbirinde TÜFE %12’yi aşmamıştır. 1978-82 arasındaki daha büyük enflasyon döneminde de %25’i geçmemiştir. Haliyle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde sıklıkla rastlanan enflasyonlu büyümeyi çok nadiren yaşarlar. Bunun neticesinde krizin tanımı daha çok bankacılık şoku, konut fiyatlarında çakılma veya hisse senedi piyasalarında çöküş anlamına gelir. Bu ülkeler kendi para cinslerinden borçlandıkları için dış borç sorunu da yaşamazlar.

Bu ülkelerde kriz tanımı için bir diğer gösterge ise ekonomik aktivitedir, yani GSYH büyümesi. Gelişmiş ülkelerde demografi durgunlaşmıştır, yapılması gereken birçok proje tamamlanmıştır ve ranta veya çevre tahribatına dayalı tek seferlik büyüme sınırlıdır. Bu nedenle doğal büyüme oranları Türkiye gibi ülkelere göre düşüktür. Örneğin Japonya için durgunluk dahi başarıdır, Avrupa’daki birçok ülke için %1 büyüme oranı yeterlidir, demografik gücünü koruyan ABD’de ise bu oran yalnızca %2’dir. Türkiye’de ise bu oran %4 iken, AKP’nin hatalı yatırımları, ülkeyi içine soktuğu dış borç ve özellikle eğitimdeki hezimeti nedeniyle bu oran %3’e düşmüştür. Yan Türkiye hiçbir şey yapmasa veya daha başka bir ifadeyle Türkiye’de hükumetler gölge etmese bile, ortalama %3 büyüme olağandır. Bunun altında uzun süre kalıyorsa veya aynı dönemde sürekli dış borç krizi, reel sektör ve bankacılık sorunları, döviz kuru şoku ve hiperenflasyon yaşıyorsa iktisadi buhran içerisindedir. Gerçekten de Mart 2018’den beri Türkiye’deki durum budur. Zaten ülkenin nüfus artış oranı %1,5’tir ve bir de milyonlarca sığınmacı vardır. Gelir paylaşımındaki adaletsizlik de hesaba katılırsa, %3’ün altındaki büyümede mutlaka yoksulluk artışı yaşanır.

2001’deki anayasa kitapçığı vakası ile tetiklenen şoklar gibi kriz beklentisi de yaygındır. Esasında son 5 yılda bu tip dönemler de yaşandı. Misal 2021’de dolar kuru birkaç hafta içinde 8,40 TL’den 18,40 TL’ye gitti. 2018’de ise bazı eurotahvil getirileri %30’a kadar sıçradılar. Ancak ekonomik aktivite tümden durmadığı için kriz geride kaldı sananlar oldu. Vatandaşlar bu tip bilgi ve algı hatalarına düşebilirler, ancak işin uzmanları bu tip iddialarda bulunuyorlarsa büyük gaflet içindedirler, yani dostunuz değildirler.

Çünkü çağımızda para ve maliye politikaları dünyada çok etkin biçimde kullanılıyor. Aksi olsaydı; 2008’deki küresel finansal krizden, hiçbir ülke 1 yıl sonra hızla çıkış sağlayamazdı. Zaten Türkiye’deki de aynısı oldu; gelişmiş ülkelerin parasal genişlemesinden ve hükumetin genişleyici maliye politikasından faydalanılarak atlanıldı. Ortada bir başarı yoktu, dönemin ruhundan veya imkanlarından faydalanmak vardı. Çok büyük kırılganlıklara sahip Yunanistan gibi ülkelerse istisna oluşturdular. Bunun bir benzerini Mart 2020 sonrasında pandemide yaşadık. Son 100 yılda görülmemiş bir şok yaşandı, üstelik bu kapitalizmin güvene ve riske dayalı olağan krizlerinden biri değildir. Tüm üretim süreçleri duraksadı ve tedarik zinciri kırıldı. Birçok ülke 1 yıllık daralmanın ardından yola büyümeyle devam ettiler. Bu sefer kullanılan mali paketlerin de etkisi oldu. Türkiye bu önlemleri daha cüretkâr ve kontrolsüz kullanınca yıllar sonra ilk kez hiperenflasyon sürecine girdi. Gelişmiş ülkelerden ayrışarak küçülmedi ama bedelini hayat pahalılığı ile ödedi. Özetle ekonomik kriz tanımlarını bu çağda 1929’da ABD’deki büyük buhranla yaparsanız veya 2001’deki anayasa kitapçığı olayıyla eşleştirirseniz yanılırsınız. Yine hiperenflasyonu 1970-2000 arasında gelişmiş ülkelerdeki en az 3 ve bazen 5 basamaklı enflasyonla tanımlarsanız, “şu anda dahi Türkiye’de hayat pahalılığı yok” gibi absürt bir sonuca varırsınız. Dünya da Türkiye de aşırılıklar çağında ama bu aşırılıkların dalga boyu 1980 öncesindekilerle kıyaslanmamalı. Nasıl insanlık veba ile mücadele etmeyi asırlar neticesinde öğrendiyse, yüksek enflasyon ve derin krizlerle de mücadelede epey yol kat etti.

Bir diğer sık yapılan hata yabancı ülke kıyaslamaları. En sık kullanılan ülkeler ise Arjantin, Lübnan ve Venezuela. Öncelikle bu tip karşılaştırmaların salt büyüme ve enflasyon oranları ile yapılmasının büyük hata olacağını söyleyeyim. Yani Türkiye’de 1 yıl enflasyon Arjantin’den yüksek olursa bu bizi o ülkeden daha kötü yapmaz; çünkü ekonominin diğer faktörlerini de dikkate almalı. Türkiye ekonomisi; Aralık 2021’de KKM’nin yürürlüğe girdiği süreçten beri yarı Arjantinleşme sürecinde. Önce finansal sektöre ve ardından reel sektöre uygulanan sermaye kısıtlamaları da bunun bir parçası. Hatta son seçimlerden sonra ekonomi yönetimi değişmese ve bazı konularda geri adım atılmasaydı, şu anda tam Arjantinleşme sürecini yaşıyor olacaktık. Ben seçimlerin mutlaka muhalefetçe kazanılacağını hep düşündüğüm için bu hale düşmeyeceğimiz inancındaydım. Seçim kaybedildi, lakin bu süreç yerel seçimlerin ardına bırakıldı, yani 2024-26 arasında bunu yaşayacağız. Venezuela kıyası ise Türkiye’ye hiç uymuyor. Çünkü bu ülkede kendi para cinsinden olan varlıklarda dahi bankacılık sistemine güven yok. Üstelik zengin bile olsanız tedarik zinciri bozuk olduğu için istediğiniz her ürüne sahip olamazsınız. Son 20 yıllık yıkıma rağmen bu nokta bizim için hala erişilebilir değil. İlaç bulmaktaki zorluklar veya otomobil alımındaki kuyruklar bunun sadece bir ön göstergesi, kendisi değil. Fakat 5 yıllık yeni sürecin sonunda maalesef bu ülkeye yakınsayabiliriz. Bunu yaşayarak öğreneceğiz. Lübnan ise siyasi açıdan bambaşka ülke. Devlet otoritesi, ulusal birlik ve hatta sermayenin güvenliği dahi yok. Yani Sri Lanka gibi salt bozuk bir ekonomiden öte Türkiye’de 1980 öncesinde dahi yaşanmamış siyasi sorunları mevcut. Özetle, döviz kuru her arttığında ve enflasyon patladığında bizi hatalı ülkelerle kıyaslamamak gerek. Fakat gidişat maalesef bu yöndedir, bunun aksini söylemek mümkün değil.

Gelelim büyümeye dayalı analizlerin zayıflığına. 1980 sonrasında kalkınmacılık geri kalmış bir ülke politikası biçiminde değerlendirilince, ekonominin kontrolsüzce dışa açılmasının sonuçları göz ardı edilince ve Türkiye 2001 sonrasında üretmeden tüketince; son 5 yılda sözde yerli ve milli olanlar her ne pahasına olursa olsun üretim, istihdam ve ihracatı bir başarı ve vatanseverlik olarak anlatmaya başladılar. Halbuki büyümeyi sağlamak ve hatta yüksek büyüme elde etmek çok zor değildir. Çünkü o esnada yaşanan dalgalanma ve dengesizlikler göz önüne alınmazsa rahatlıkla elde edilebilir. Örneğin kredi pompalanması ile tetiklenebilir, yerli paranın değersizleştirilmesiyle kısa vadede ihracat ittirilebilir, ulusal çıkarlardan feragat edilerek dış kaynaklar bulunup yatırıma ve kısa vadeli kamu harcamaları kullanılabilir, doğa tahribatı göz ardı edilmeyerek birçok alan ranta açılıp kar dopingi sağlanabilir veya önce yerli çalışanların güvencesizleştirilmesi ve sonra sığınmacıların kayıt dışı kullanımıyla ucuz iş gücüyle yatırımlar canlandırılabilir. Bunların hepsinin sonucunda kısa vadeli büyüme kesinlikle elde edilir. Birkaçını bir arada yapılarak bu süre uzatılabilir. Sonunda ne olur? Yüksek enflasyon, devasa dış açık, doğal alanların tahribatı, konut fiyatlarının patlaması, orta gelirlilerin çöküşü ve toplumun asgari ücret düzeyinde eşitlenmesi. Bu hikâye çok tanıdık geldi, değil mi?

Hatta ekonomik krizi sadece çarkların durması ile ilişkilendirenlerin; bu tip yöntemlerle büyüme elde edilmesini takdir etmesi, bunu eleştiren vatanseverleri öngörüsüzlükle suçlaması ise tam bir felaket. “Erdoğan haricinde kimse devleti pandemide yönetemez veya FETÖ ile savaşamazdı” gibi utanç verici önermeleri yapanlardan farkları yok. Türkiye’de yüksek zekâ ürünü finansal mühendisliklerle, yani bizim aklımızın yetmediği dehaların yarattığı yeni politikalarla, bu durum yaratılmadı. KKM ve arka kapı döviz satışı gibi birçok durum diğer gelişmekte olan ülkelerde son 40 yılda uygulandı. Yani yeni bir keşif yok. Yine diğer ülkelere borçlanma, orta direğin alt gelirli grupla zayıflatılması ve ülke topraklarının satılması da bu ülkelerde sıklıkla yaşanıyor. Buradaki asıl mesele zekâ veya yetenek değil; cüretkarlık ve toplumun sakin kalması. Yani tepki gösterilmeyince her şeyi denemeleri ve asla hesap vermemeleri. Vatan toprağı, vatandaşlık, ticari işletmeler ve uluslararası itibar pazarlanırken susarsak onlar da yapar.

Tam da burada ana konumuza dönmemiz gerekiyor. Çünkü bu yapının üçüncü ayağı ise muhalif görünümlü veya güya tarafsız olan utanmaz ekonomistler. Yapılanları başarı olarak göstermek, yan etkileri göz ardı ettirmek, diğer ülkelerle uyumsuz kıyaslamalar yapmak, iktidarın asıl gayesini bilmek yerine bu hamlelerini ülkenin kalkınması ve toplumsal refahın yayılması amaçlıymış gibi gösterenlerden bahsediyorum. Bunu yaparken ekonomi hakkında tarafsız bir değerlendirme yapıyor rolü yapmak veya neoliberal politikaların eleştirisini yaparak bu sonuca varıldığı sahtekarlığını oynayanları ifade ediyorum. Ekonomi ve finans alanından olmayanların veya olup da sınırlı bilgiye sahip olanlara sözüm yok. Onlar haliyle o gün sosyal medyada rüzgâr nereden eserse veya kimin sesi en çok duyulursa o yönde konuşuyorlar. Asıl mesele tüm bunları bilen ve art niyetle bunları yapanlar.

Öncelikle iktidarın tek amacının kendi gücünü sürdürmek olduğunu, bunun için yurt içinde seçimlerde rıza oluşturması gerektiğini ve ağır dış borç ve sürekli dış açık verilmesinden dolayı dış politikadaki hamlelerin iktidarın gününü kurtarmak amaçlı olduğunu belirtmek gerek. Bu nedenle onların iyi niyetine inanmamak gerek ki bunun kanıtlanması çok kolay. 128 milyar dolar, Türk Telekom özelleştirilmesi, KKM’ye ödenecek milyarlar ve Körfez bölgesinden para bulabilmek için dış politikada yapılan ani dönüşler bunların açık göstergeleri. Bu nedenle iktidara asla yardımcı olmamak gerek, çünkü onların amaçları devlet ve halka hizmet değil; kendi güçlerini koruyabilmek. Misal pandemi esnasında şeffaf olmayan parasal genişleme ile ekonominin canlı tutulması denendi. Ben ve birçok vatansever ekonomist; planlı biçimde korona tahvilleri çıkarılsın, dolaylı ama kurallı olarak TCMB tarafından bu tahviller alınsın dedik. Bunun yerine benzer işlevde ama yan etkileri çok ağır ve servet adaletsizliği yaratacak bir parasal genişleme yapıldı. Şimdi bu tip fikir beyanlarının bile doğru olmadığı görüşüne geldim. Çünkü halka destek amaçlı iktidara verilen her akıl bozuk düzenin sürmesi için kullanılıyor. Özellikle sosyal medyada etkin gruplarla; uyumsuz yurt dışı kıyaslaması ve tarihsel karşılaştırmalarla meşruiyet yaratılıyor.

Şimdi gelelim son dönemde yapılanlara. Üniversitelerin iktisat bölümlerinin ilk 2 yılında, paranın bankalarca kaydi olarak yaratılması çok eskiden beri anlatılır. Bu süreç ne kapitalizmin en büyük silahıdır ne yeni keşfedilmiştir ne de çok gizli bir sırdır. Üstelik gelir adaletsizliğine neden olan sayısız araçtan biridir. Dahası sol bir eleştirinin ana unsuru da değildir. Buna rağmen sanki tüm olay burada yatıyormuş gibi yapılan çapsız analizlere maalesef sadece Türkiye’de sosyal medyada sıkça rastlamaktayım. Bunun haricinde asgari ücret artışlarını bir toplumsal adalet olarak gören, bunun karşılığında asıl orta gelirlinin yoksullaştığını göz ardı eden ve bunu toplumsal eşitlik ve solculuk sanan bilgisizler de mevcut. Halbuki bu ücret artışları toplumu gittikçe lümpenleştiriyor ve herkesi saraydan dilenen bir tebaa haline dönüştürüyor. Twitter’daki birçok hashtag çalışması da bunun aracı haline geldi ve bunun bütüncül bir hak arama olduğu hatası yapılıyor. Halbuki bu söylemler; “krizin yükünü benden al ve başka bir kesime at” demek. Bir diğer hata ise, sanki Türkiye’de sosyalist bir yönetim varmış veya kamu ekonomide etkinleşip üretimi artıracakmış gibi varsayımlara yapılarak yapılan tespitler. Tüm bu süreçten iş dünyası çok faydalanıyor, bu nedenle enflasyonun tüm suçu onlara atılmalı gibi garip saptamalar var. Enflasyonun altında hem maliyet hem talep artışı var hem de eksik rekabet. Ama o eksik rekabet bir gecede oluşup ertesi sabah fiyat artışlarına yol açmaz. Üstelik devlet kendi sermayesiyle bir yatırım atılımı yapacaksa bunu sağlam bir plana sokmadan başaramaz. Yani düz bir mantıkla doğrudan reel sektör ve bankacılık sektörüne savaş açarsanız; ya bomboş bir şov yapıyorsunuzdur ya da bu yaptığınızın sonucu ani biçimde çarkların durması ve işsizliğin patlaması olur. Bir diğer rezil önerme ise devletin ekonomideki düzenleme ve denetim gücünün kullanımın ilişkin. Hala bir grup saftirik kişi bu yöntemle iktidarın finans baronları ve komprador sermaye ile boğuştuğunu sanıyor. Halbuki yapılanlar; iktidarın hatalı politikalarının yan etkilerini örtmek için çırpınmaktan ibaret. Aksi olsa bugün Türkiye’de sığınmacılar hariç yerlilerde kayıt dışı istihdam %25 düzeyinde olmaz ve üst üste vergi afları gerçekleşmezdi. Ortada iyiniyetli bir düzenleme ve denetim yok. Kira artışlarına yapılan düzenlemeler de göstermelik, patates depolarının basılması gibi. Bu arada bunları halkçılık sananlar zam sınırının neden %25 olduğuna; daha az veya çok veya değişken olup olmamasına ve tasarruf olarak bu bozuk ortamda ev almış orta gelirlilerin kaybına yönelik hiçbir şey söyleyemiyorlar. Konut bir yatırım aracı olmamalı, fakat mevcut durumdan bu ideale 1 gecede gidemezsiniz, haliyle böyle bir söylem ancak safsata olarak kalır. Enflasyonla mücadelenin ve bir istikrar programının da neoliberal tercih olduğuna dair yanılgı da ayrı bir bilgisizlik. 2001’daki istikrar programı başarılı oldu ama ardından kalkınma programı olmadığı için sürekli üretmekten çok tüketip ağır dış borç içine düştük. İstikrar programının varlığı değil, ardından kalkınma planının olmamasıydı sorun. Tabii bu ikisi arasındaki önemli fark kaçırılınca, enflasyonla mücadele acı reçete ile özdeşleştirilmiş oluyor. Halbuki bugün milliyetçi veya sosyalist çizgideki hükumet de işe enflasyonla mücadeleden başlardı. Tabii devrim yapıp iktidara gelmemişlerse. Bir de kamudaki israfla kemer sıkma politikalarını bilinçli karıştıranlar var. Bir iktisatçı için bunu bilmemek utanç verici bir durum. Kalkınma ve gelir adaletine odaklanmayan her kamu harcaması israftır. Buna kredi politikasını da dahil etmeliyiz. Maliye ve kredi politikası ancak bu ayakları varsa büyümeyi destekler ve halkı enflasyonla mücadelenin zor taraflarından korur. Aksi halde ya Türkiye’deki gibi yüzlerce araçlık cebinizden çıkanlarla ödenen lüks araç konvoyu görürsünüz ya da sadece 7 hafta Britanya’da başbakanlık yapabilen Liz Truss’un durumuna düşersiniz. Yani plansız ve finansmanı belirtilmemiş kamu harcamaları ile daha fazla bütçe açığı tuzağına düşersiniz; bir de üstüne ekonomide çalkantı yaşar ve ülkeyi duvara toslatırsınız. Maliye politikası çok etkindir ama yanlış kullanılırsa para politikasından daha tehlikelidir. Örnek: Britanya’da Ekim 2022’de yaşananlar. Bir de enflasyon beklentileri yükselirken politika faizinin anlamsız düşürülmesini göz ardı edip, yıkılmak üzere olan finansal sitemin KKM’ ile kurtarılmasını destekleyenler var. KKM’deki ilk ödemeler yasal bütçe ödeneği çıkarılmadan hukuksuzlukla çıkarıldı. KKM’ye giden yol anlamsız “faiz sebep enflasyon netice” politikasıyla başlatıldı. Şu saatten sonra KKM bir daha nasıl kaldırılır buna bakan bile cevap veremiyor. Ancak kimi utanmazlar bunu hakikaten savundular. Bu yılki ödeme en az 500 milyar TL olacak, belki 1 trilyon TL ve ancak Mart 2024’te TCMB bilançosu açıklanınca gecikmeli öğrenebileceğiz. Deprem kayıpları bu kaynakla telafi edilebilecekken iktidar bu parayı az sayıda kişi ve kuruma, kendi bozduğu finansal istikrarın bedeli olarak, ödeyecek.

Bu yazı tahminimden çok daha uzun oldu, bu nedenle yeni örneklerle devam etmeyeceğim. Amacım muhalif veya tarafsız görünüm çizen ama aslında bilgisizlikle saçmalayan veya kendi çıkarları için ihanet odaklarına hizmet edenleri ortaya koymaktı. İsimlerin ifşasını sizlere bırakıyorum. Öyle reziller ki kimi muhalefetle iktidarı bir tutuyor. Kimisi günümüz koşullarına uygun bir alternatif yaratamayınca, arsızca herkesi bu düzenin parçası olmakla suçluyor. Her şey devlette ister akademi isterse bürokrasideki koltuğunu korumak; bu baskı rejimi altında yurt dışından konforla güya idealist biçimde ahkam kesmek veya iktidara yaklaşık ülkenin kanını emebilmek için.

Bir de içinde bulunduğumuz ve gittikçe derinlerine gömüldüğümüz iktisadi buhranı inkar eden ve bunu sadece bölüşüm sorunu olarak küçümseyenler var. Bu arkadaşlar bölüşüm sorununun uzaydan göktaşı ile indiğini sanıyor olmalılar. Bunların mevcut iktisadi sistemden, bu sistem uygulanırken yapılan bazı bilinçli ve bazı hatalı tercihlerden ve neticesinde oluşan yan etkilerin telafisi esnasında olduğundan bihaberler. Halbuki bu durum yıllardan beri yaşanıyor. Mesela dış borcun özel sektörden kamuya aktarılması, sorunlu kredilerin kamu bankalarına atılması gibi politikalar en az 5 yıl önce başladı ve bu konular üzerine mütevazı olamayacağım ölçüde erişiminize açık ve anlaşılabilir dilde çok yazı hazırladım. Fakat özellikle Mart 2016’da yazdığım, bugün o blog kapalı olduğu için bağlantısını paylaşamayacağım, “Bir Gün Herkes Asgari Ücretli Olacak” yazımın elimdeki Word halinin son kısımlarını paylaşmak isterim. Mart 2024’teki yerel seçimlerin ardından durum tam da böyle olacak. Türkiye’deki bölüşüm sorunu veya bölüşüm krizi gibi isimlerle buhranı yumuşatma iddiasında olanların bu tespiti yapamadığı veya yapsa da korkup yazamadığı günlerde bunları yayınlamışım. Mesele benim ne derece iyi veya kötü olmam değil; bu beni ilgilendirir. Ama sizlerin kimin dostunuz kimin düşmanınız kimin de sinsi biçimde yalancı dost olduğunuzu bilmeniz gerek.

Son sözler ekonominin önümüzdeki 1 yıldaki gelişimine ilişkin. Çok büyük bir şok yaşamamıza gerek yok; muhtemelen önümüzdeki yıl bu zamanlarda dolar ve avro kuru 50 TL olacak. Benzin ve mazot fiyatları da yine 50 TL olabilir. Mevduat ve kredi faizleri de %50 civarına sıçraması sürpriz olmaz. Böylesine boğucu ekonomik koşullarda ve daha da bizi sıkacak bir gelecek öncesinde; iktisadi buhranı inkâr eden, olduğundan yumuşak gösteren, kafa karışıklığı yaratmak için farklı biçimlerde tanımlayan ve varlığını tümden inkâr eden gafillerden uzak durmanızı dilerim. Unutmayın size yol gösterecek olanlar hem vatansever hem de toplumcu olmalıdır. Aksi halde onların hangi bireysel çıkarlar veya komplekslerle hareket ettiğini bilemezsiniz. Hikâyenin sonunda bir de bakmışsınız ki onlar iktidarla uzlaşıp konforlu koltuklara yerleşmişler; siz ise asgari ücretli veya işsiz olmuşsunuz. Dostunuzu ve düşmanınız iyi belleyin!

  • 1
    be_endim
    Beğendim
  • 0
    alk_l_yorum
    Alkışlıyorum
  • 0
    e_lendim
    Eğlendim
  • 0
    d_nceliyim
    Düşünceliyim
  • 0
    be_enmedim
    Beğenmedim
  • 0
    _ok_k_zd_m
    Çok Kızdım
İlginizi Çekebilir

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir