Halkbank Eski Genel Müdür Yrd. Hakan Atilla: Hakkımı helal etmiyorum
  1. Anasayfa
  2. Bankalar
  3. Halkbank

Halkbank Eski Genel Müdür Yrd. Hakan Atilla: Hakkımı helal etmiyorum

0

ABD’de İran yaptırımlarının delinmesi iddiasıyla yürütülen Halkbank davasının 9 yıl sonra fiilen rafa kaldırılması, Türkiye’de yeniden tartışma yarattı. Sürecin en kritik isimlerinden eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla, T24 yazarı Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda hem dava sürecine hem Ankara’nın tutumuna hem de Reza Zarrab’la ilgili gelişmelere ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.

Atilla, davanın sonunda kurumsal yapının maddi kayıp yaşadığını ancak asıl ağır bedeli kendisinin ödediğini vurgularken, Türkiye adına çalışan isimlerin değil, Zarrab’ın mal varlığının gündeme gelmesine tepki gösterdi. Süreçte kendisinin yalnız bırakıldığını söyleyen Atilla, yaşadıklarını “çok can yakıcı bir final” olarak tanımladı.

“HALKBANK’IN SAVUNMAYI ÖNE ÇIKARMASINI İSTERDİM”

Davanın sonunda tek başına bırakıldığını söyleyen Hakan Atilla, yaşadığı kişisel yıkımın hiçbir kurumsal kayıpla kıyaslanamayacağını belirterek şu ifadeleri kullandı:

Öyle hissediyorum tabii. Halkbank da neticede bunun ceremesini çekti. Hem avukatlık masrafları açısından hem de ve daha çok yurt dışında kaybettiği ticaret imkanlar açısından dokuz yıl süren davanın maliyetlerine katlandı. Ama neticede orası kurumsal bir yapı, bir şahsiyeti, kişiliği, karakteri yok, dolayısıyla da çektiği bir acı da yok. Tamamen finansal kayıpları var. Benim özelimde kişi olarak çektiğim acılar çok hissedilir ölçüde oldu. Bir şirketin çektiğiyle kıyaslanabilecek şeyler değil yaşadıklarım. Ben bütün bu süreçte Halkbank’ın bir adım öne çıkarak savunma yapmasını isterdim. Madem banka ve ülke aleyhine bir şey yürütülecekti, Halkbank muhatap almalıydı ve savunma yapmalıydı ki benim önerim oydu en başta. Biz de ona yardımcı olmak, savunabilmek için çaba sarf ederdik ama öyle olmadı maalesef.”

Bankanın neden geri planda kaldığı sorusuna ise Atilla şu yanıtı verdi:

“İki şey oldu; hem banka ilk başlarda olayın idrakine varamadı hem de vizyonsuzluk baskın geldi. Öyle olunca da banka süreçlerde geride kaldı ve mahkemede tüm dava süreci benim üzerimden yürüdü. Amerikan yargı sisteminin aktörleri, kafalarında benim nezdimde bankayı mahkûm ettiler ama çelişkileri de görünür hale geldi yargılama sürecinde. Mahkemenin başında benim fotoğrafımı şemada İran’ı yönetenlerle aynı yere koyup -ki hatırlayacaksınız Hamaney de vardı- bütün sisteminin ‘mastermind’ı olarak lanse ettiler. Ekip arkadaşım da ABD ve İsrail’in iki hafta önce öldürdüğü İran’ın lideri Ali Hamaney’di! Düşünün yani… Hamaney, Rafsancani ve ben. Böyle lanse edildik en başta. Ama mahkemenin sonunda benimle ilgili pozisyon ‘çarkın dişlisinde küçük bir taş’ noktasına geldi. Çünkü zaten en başından beri benim konuyla alakam olmadığını kendileri de biliyorlardı.”

Atilla, yargılamanın asıl amacının kendisi üzerinden Halkbank’a gitmek olduğunu da şu sözlerle anlattı:

“Evet zaten amaç oydu. Benim üstümden Halkbank’ı mahkûm edebileceklerini düşündüler.”

“MUHTEMELDİR Kİ ABD İLE BAŞKA KONULARDA ANLAŞMAYA VARDILAR”

Davanın kapanma sürecinin zamanlamasına dikkat çeken Atilla, ABD ile Türkiye arasında kamuoyuna açıklanmayan başka pazarlık başlıkları olabileceğini savundu. Atilla, “rehine” gerekçesinin kendisine inandırıcı gelmediğini belirterek şöyle konuştu:

“Ben de Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’nin bir belli konularda mutabakata vardığını tahmin ediyorum tabii ki. Açıkçası Türkiye’nin, Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısında kaçırdığı İsrailli rehinelerin bırakılmasındaki katkılarından dolayı Halkbank davasını düşürdüklerini düşünmüyorum. Ama tabii anlaşmanın detayına vakıf olma şansımız olmadığı için ancak tahmin yürütüyoruz. Muhtemeldir ki başka konularda anlaşmaya vardılar. Zamanlaması tam savaşın başladığı güne denk gelmiş olabilir ama benim de tahminim yani bu noktaya en az beş altı aylık bir sürecin sonunda gelindiği yönünde.”

Atilla, yıllardır bilinen ama Türkiye’de yeterince konuşulmayan bir ayrıntıya da işaret ederek, Halkbank’ın daha en başında cezayı müzakere ederek bu süreci dava aşamasına taşımadan kapatabileceğini söyledi:

“Yorumunuza kesinlikle katılıyorum. Ama şöyle bir parantez açayım. Bu dava ilk başta biliyorsunuz Reza Zarrab’ın Amerika’ya yaptığı bir seyahatle başladı. Zaten hakkında tutuklama kararı verilmiş, hakkında soruşturma olan birinin Amerika’ya ayak bastığında tutuklanması icap ederdi, öyle de oldu. Tutuklandığındaki iddianamede Halkbank’la ilgili tek bir kelime yoktu. Bir sürü sanık vardı, hepsi kendi iş ortaklarıydı. Dubai’deki bir sürü banka var, diğer iş yapılan başka taraflar var ama Halkbank’la ilgili tek kelime yok. Yani Reza Zarrab tutuklandığında Halkbank’la ilgili bir konu gündemde değildi.

“Ben de zaten Reza Zarrab tutuklandıktan sonra ilk kez Amerika’ya gitmiyordum tutuklandığımda. Daha önce de gitmiştim ve hiçbir sorunla karşılaşmamıştım. Tutuklandığımda ise şunu anladım; aradan geçen sürede, yani Zarrab tutuklandıktan sonra, Yahudi organizasyonları FBI ile iş tutarak bu işi Halkbank’a çevirmeye başlamış. Hedef bu haline gelmiş. Plan ise şuydu bence; beni tutuklayıp benim üzerimden bankayla ilgili belli bilgileri alacaklardı, böylece davanın Halkbank davasına dönüşmesi kolaylaşacaktı.”

Bu planın özünde kendisini konuşturmak ve dosyayı yukarıya doğru genişletmek olduğunu ifade eden Atilla, şöyle devam etti:

“Ben de öyle tahmin ettim. Orada iki seçenek üzerine çalıştıklarını düşünüyorum. Birincisi Reza Zarrab’ı sıkıştırıp ihtiyacını duydukları ifadeleri ondan almak. İkincisi de benim zaten Zarrab aleyhine tanık olacağım varsayımı üzerinden beni anlaşmaya zorlamak ve benim üzerimden Halkbank’a gitmek. Bu arada şunu da biliyoruz; Zarrab ben tutuklandıktan sonra etrafındakilere neden tutuklandığımı anlamadığını söylüyor çünkü o da biliyor yaptığı işlerle hiç alakam olmadığını. Ama ne zaman ki savcılıkla iş birliği yaptı, ondan sonra ifadesini sanki bankayla ortak iş yapmış, ben de bunu kolaylaştırmışım gibi verdi. O süreçte her şey birbirine girdi, aynı çuvala atıldı. Tabii Zarrab sıkıştırılırken, kendisinin anlamsız ilişkileri ve para trafiği savcılığın kozuna ve ellerindeki kaldıraca dönüştü.”

“RÜŞVET OLUP OLMADIĞINI BİLMİYORUM, MUHATAPLARI AÇIKLAMADI”

Reza Zarrab’ın dönemin bazı bakanlarına para verdiği iddialarıyla ilgili olarak Atilla, bu para trafiğinin niteliğine ilişkin yorum yapmaktan kaçındı ancak savcılığın dosyayı bunun üzerine kurduğunu söyledi:

“Adamın verdiğini iddia ettiği paraların rüşvet olup olmadığını ve o paraları ne maksatla verdiğini ben bilmiyorum. Muhatapları da o konuda hiç açıklama yapmadı. Neticede bunu izah etmesi gereken onlardır. Adamın anlattığı para trafiği tabii ki savcıların argümanında önemli bir yere oturdu. Çünkü savcılık davayı ‘Demek ki yanlış bir şey yapılıyordu ki Zarrab bu yanlış şeyi halledebilmek için bu paraları ödedi’ diye lanse etti. Halbuki aslında Zarrab’ın anlattığı para trafiğine ihtiyaç olmadan Halkbank uzun yıllardır zaten İran’la ticaret yapıyordu. Hem de Halkbank, yaptığı ticaretin detayını da hem Amerikan Hazine’siyle hem de OFAC yetkilileriyle senede bir iki kez paylaşıyordu. Yani Halkbank’ın İran ticareti ABD için sürpriz ya da sorun değildi. Sürpriz olan tek şey, dava açıldığında Reza Zarrab’ın yanlış bir şeyler yaptığı ve bunun için bir para trafiği yaratarak birilerine menfaat temin ettiği ve bunun da banka tarafından göz ardı edildiği iddiası oldu.”

Süleyman Aslan’a ilişkin değerlendirmesinde ise Atilla, banka içi işleyişin yalnızca tepeden gelen bir talimatla yürüyemeyeceğini vurgulayarak şöyle dedi:

“Ben bu bilgiye haiz değilim ama şunu söylemem gerekiyor; bir müşterinin bankayla ilişkisi sadece genel müdürün veya bir bakanın talimatıyla şekillenmiyor. Altta şube bazında, genel müdür bazında, bölge bazında yapılan operasyonel bir sürü iş var. Yani böyle bir talimat verecekseniz düzinelerce insanı bu işin içine organize etmeniz gerekir. Şube seviyesinden başlayarak yukarıya doğru gelen bir iş trafiği var. Bu kadar insanın elinden geçen işlemleri, herkes yanlış olduğunu bilip de ses çıkarmayarak yapmış ve menfaat temin etmiş olsa bu zaten bankada bilinir.”

Zarrab’la yaptığı telefon görüşmelerinin dava dosyasında öne çıkarılmasına da değinen Atilla, burada usulsüzlüğü örtmek değil, müşteriyi uyarmak gibi bir durum olduğunu söyledi:

“İzleniminiz kısmen doğru. Müşteri yaptığı işleri beyan ediyor. Banka, gümrük muhafaza memuru değil ki yapılan işlemlerin gümrük bacağını incelesin. Banka sadece işlemlerin evraklarını karşı tarafa iletir, görevi budur. Sizin hatırlattığınız görüşmede ben bankanın kendi prosedürünü tamamlaması için gereken eksik evrakı anlatıyorum. Zarrab, işe ilk başlarken bankaya anlattığı şeylerin dışında evraklar sunmaya başladı. Malı Dubai’nin bir limanından İran’ın bir limanına taşırken çok yakın mesafe olduğu için büyük yük gemilerini kullanmayacağını, küçük taşıma araçlarıyla götüreceğini söyledi. Dolayısıyla konşimento evraklarında eksikleri olabileceğini, çünkü küçük vasıtaların bu belgeleri düzenleyemediğini söyledi. Bankanın operasyon birimi de ‘Hangi belge varsa onu iletin’ dedi. Fakat daha sonra operasyon biriminin bana ilettiğine göre Zarrab’ın sunduğu belgelerde daha büyük montanlı gemilerle, yani konşimento verebilen gemilerle bu işi yaptığı belirlendi. Dolayısıyla banka kendisine ‘Madem büyük gemilerle yapıyorsun, ona uygun konşimentolarını getir’ dedi. Yani müşteriyi aslında yanlış bir şey yapmaktan kurtarmaya çalışıyordu banka.”

Bu durumun “usulsüzlüğün farkında olunduğunu” gösterdiği yönündeki yoruma ise açık yanıt verdi:

“Tabii canım. Kendisine de söylüyoruz.”

Buna rağmen yukarıdan özel bir talimat olsaydı işlemlerin daha da sorgusuz yürütülebileceğini savunan Atilla, “Yukarıdan talimat olmuş olsa belki evrak bile sormayabilirler. Çünkü bankanın öyle bir mecburiyeti de yok zaten. Banka dış ticarete aracılık ediyor, gümrük memuru veya maliye memuru değil ki” dedi.

MASAK, FBI, FDD VE ANKARA İDDİALARI

Atilla, hem ABD tarafının hem de Türkiye tarafının görev ihmali içinde olduğunu savunarak MASAK ve Emniyet’in Zarrab’ın faaliyetlerini önceden bildiğini öne sürdü. Atilla şunları söyledi:

“Evet, ediyormuş.”

David Cohen ve Adam Szubin’le ilgili çok ağır ifadeler kullanan Atilla, şöyle devam etti:

“Bir kere David Cohen de dönemin OFAC Direktörü Adam Szubin de yemin etmelerine rağmen yalan söylediler. Beni Türkiye ziyaretlerinde bir kenara çekip uyardıkları yalan. O görüşmelerde benimle beş altı kişi daha vardı, böyle bir şey olmadı. Biz onlara Zarrab’ın usulsüz işler çevirdiğine eminlerse neden kendisini yaptırım listesine koymadıklarını sorduk. Koymadılar listeye. Bu arada görevini ihmal eden sadece onlar da değil, Türk makamları da. MASAK ve Emniyet’in Organize Suçlar birimi benim tutuklandığım 2017’den önce, hatta 17-25 Aralık 2013’ten önce Zarrab’ın kurduğu paravan şirketleri tespit etmiş. Zarrab’ın o dönem iş yaptığı 15-20 banka var, bütün özel bankalar dahil. Hatta çalıştığı bankalar içinde en az çalıştığı kurum Halkbank. MASAK, bu kişinin usulsüz işler çevirdiğini, paravan şirketler üstünden para transferi yaptığını tespit etmiş. Fakat bu raporu ne BDDK’ya ne Bankalar Birliği’ne ne Hazine’ye iletmiş.”

Neden böyle yapıldığını bilmediğini ancak ortada başka hesaplar olduğunu düşündüğünü belirten Atilla, şu ifadeleri kullandı:

“Bence orada başka bir hesap var yani.”

MASAK’a yukarıdan müdahale edilip edilmediği sorusuna ise şu karşılığı verdi:

“Bilemiyorum. O dönem belki de FETÖ’nün etkisi altında olan emniyet birimleri bunu farklı bir şekilde değerlendirmiştir. Ama benim tek bildiğim Halkbank’a MASAK’tan böyle bilgi gelmediği. Başka kurumlara geldiğini de düşünmüyorum. Ama bazı özel bankalar uyarılmış. Mesela ismini vermeyeyim, özel bir banka da çok yoğun çalışıyormuş Zarrab ile. MASAK ve Eminiyet’ten yetkililer onlara gidip çok detay sorunca, onlar da rahatsız olmuş ve çalışmayı bırakmışlar. Ama bunlar hep bireysel ölçekte kalmış. Yani BDDK olayı ele alıp bankalara ‘Bu adamla çalışmayın’ gibi bir uyarı yapmamış. Bu, Türkiye’deki eksik ayağı. Ha bu belki yukarıya iletildi, yukarılarda farklı değerlendirdi ve ‘gerek yok’ dendi. Bilemiyorum. Ama sonuçta bir şeyler dönmüş ve hasır altı edilmiş.

“ABD ayağında ise dediğim gibi, ben IMF toplantıları için Washington’a gittiğimizde David Cohen’e bizzat yanımda iki tane de banka yetkilisi varken, ‘Bu kişiyle ilgili elinizde bilgi, belge, bizim bilmediğimiz bir şey varsa paylaşın. Adamdan rahatsızsanız da yasaklayın. Banka da çalışmayı durdursun’ dedim. David Cohen de ‘Konuyu değerlendireceğiz, şu anda öyle bir niyetimiz yok’ dedi. Adama ‘yasakla’ diyorsun, adam görevini yapmıyor. Aynı Türkiye’dekiler gibi. Muhtemelen onların da başka hesapları olduğu için yapmadılar.”

“ANKARA, TANIKLARIN KONUŞMASINA MÜSAADE ETMEDİ”

Dava sırasında kendi lehine tanıklık yapabilecek Halkbank yöneticilerinin susturulduğunu savunan Atilla, bunun Ankara’dan gelen bir iradeyle gerçekleştiğini söyledi. Atilla, “Evet, tanıkları kullanmamıza müsaade etmediler. Belki onların da tutuklanacağını düşündüler” dedi.

Büyükelçilik çalışanlarının da bazı görüşmelere tanık olduğunu söyleyen Atilla, şunları kaydetti:

“Edebilirdi. Türkiye’nin ABD Büyükelçiliği’nde çalışanlar da şahittir. Halkbank’ın birçok üst düzey yetkilisi benim için ‘Evet, bu adam doğru söylüyor’ dedi. Ama biz bu hakkımızı kullanamadık mahkemede.”

Bunun hükümet içinden bazı isimlerce engellendiğini belirterek, “Hükümet demeyelim de… Hükümet içinde birileri diyelim” ifadesini kullandı.

Atilla, yukarıya taşınan bilgilerin doğruluğundan da emin olmadığını vurgulayarak şöyle konuştu:

“İşte o kadroların içinde artık kimin yukarıya ne mahiyette bilgi taşıdığının ya da ne bilgi verdiğinin detayını bilmediğimiz için yorum yapmak zor. Belki de yanlış bilgilendirme yaptılar.”

Ailesine yönelik pasaport baskısı ve “bizi satacaklar” kuşkusu iddiasına ilişkin ise “Ben de öyle düşündüm elbette” dedi.

Ankara’dan kendisine açık bir mesaj gelip gelmediği sorusuna şu yanıtı verdi:

“Yok gelmedi ama bu tür bir mesajın açık açık söylenmesine gerek yok ki. Yapılandan anlıyorsunuz zaten ne olduğunu. Hatırlarsınız, Reza Zarrab tutuklandıktan sonra ta ki iş birliği yapana kadar geçen süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti Reza Zarrab’ı ABD’den alma konusunda bir çaba sarf etti. Ben kendi şahsımla ilgili böyle bir çaba zaten hiç görmedim. Evet, benim için tutulan avukatların ücretini ödediler. Ama o kadar.”

Savunmasının bile engellendiğini söyleyen Atilla, “Evet, öyle oldu” diyerek bu iddiayı açık şekilde dile getirdi.

“TÜRKİYE, AJANLIKLA SUÇLADIĞI ZARRAB’IN MAL VARLIĞINI İADE ETMEYİ KABUL EDİYOR”

Atilla, bugün gelinen aşamada Zarrab’ın mal varlığının protokolde yer bulmasına karşın kendisi ve diğer kamu görevlileri için hiçbir başlık açılmamasına sert tepki gösterdi. Atilla şunları söyledi:

“Orada benimle birlikte ismi geçen başka kamu görevlileri de vardı. İşte Zafer Çağlayan, işte Süleyman Aslan, işte Ali Fuat Taşkesenlioğlu… Yani ben ceza aldım ama bu isimler de orada suçlanmaya devam ediyor. Onlarla ilgili suçlamaların düşürülmesine dönük de bir şey yok imzalanan protokolde. Madem dava ABD yönetiminin siyasi bir kararıyla kadük oldu, Türkiye’nin bizlerle ilgili suçlamaların da düşürülmesini talep etmesi lazım.”

Bu talebin masada olması gerektiğini vurgulayan Atilla, şöyle devam etti:

“Talep etmesi lazımdı, hatta hâlâ da lazım. Belki de gündeme getirdiler onu bilemiyorum. Ama bu müzakerenin bir parçası olmalı. Karşı taraf kabul etmeyebilir ama siz bunu müzakerenin bir parçası haline getirebilirsiniz. Ya hatırlayın, Türkiye alenen Reza Zarrab’ı vatan hainliğiyle ve ajanlıkla suçladı. Bugün, geçmişte böyle suçladığınız bir adamın davalarını iptal edip mal varlığını iade etmeyi kabul ediyorsun da kendi devletin için çalışmış, hiçbir suçu günahı olmayan insanlar hakkındaki kararların geri alınmasını talep etmeyi aklına getiremiyor musun? Bana komik geliyor bu durum!”

ABD’de bireysel bir hukuk mücadelesine girip girmeyeceği sorusuna da Atilla umutlu konuşmadı:

“Amerikan sistemini az çok öğrendim ben. Böyle bir mücadeleye girerseniz üç kuruşluk birikiminizi yıllar boyunca sürecek bir mücadelede Amerikalı avukatlara yedirirsiniz. Yine de günün sonunda hükümetin taraf olduğu bir dava olduğu için hamhum şaralop yapıp size yol vermeyebilirler. Temyiz davasında ben bunu yaşadım çünkü. Mahkeme hata yapıldığını kabul etmesine rağmen kararı bozmadı. Saçma bir bahane buldu. Oradan da anlıyorum ki ABD mahkemeleri oradaki hükümetin müdahil olduğu davalarda risk almıyor ve hükümetin işine geleni yapıyor.”

“ONLARI DEVLET OLARAK GÖRMÜYORUM”

Atilla, röportajın en dikkat çeken bölümünde ise kırgınlığını açık sözlerle dile getirdi. Ailesiyle birlikte ağır bedel ödediğini anlatan Atilla, “devlet bize sahip çıkmadı” duygusunu şu sözlerle ifade etti:

“İşte ben onu ‘devlet’ olarak görmüyorum. Ben bu işleri yürütenleri ‘devletin içinde yuvalanmış birtakım insanlar’ diye düşünüyorum. ‘Devlet’ diye görsek zaten bu ülkede kalmamızın bir anlamı yok. Ben onları ‘devlet’ olarak görmüyorum. Onlara hakkımı da helal etmiyorum elbette.”

Bu kişilerin kim olduğu sorusuna ise kapıyı tamamen kapatmadı:

“Yok hükümetten değil, devlet içindeki bazı kişilerden bahsediyorum ben. Onlar da biliyor kendilerinin kim olduğunu.”

Daha sonra da şu ifadeleri kullandı:

“Şimdi değil, belki ilerde.”

Atilla, asıl kırılma noktasını ise şu cümlelerle anlattı:

“Orada şöyle bir detay olduğu için bir şey söylerken tereddüt ediyorum. İletilen bilgilerin ne kadarı doğru bilmiyoruz. Doğruyu bildiği halde yanlış karar veren ve yanlış yönlendirenler var. Bir de kendisine iletilen bilgiyle karar süreçlerine dahil olanlar var. O yüzden arada tereddüt ediyorum. Ama sonuçta ben, benim suçsuz olduğumu bilen, oradaki çevrilen işlerin ne olduğunu bilen ve buna karşı kendilerini korumak için beni orada ateşe atanların hiçbirine hakkımı helal etmiyorum. Onlar da kendilerini biliyor zaten. Bunu onların yüzüne de vurdum ama burası Türkiye, alınmadılar üzerlerine.”

Bu isimlerin hepsinin bürokrat olmadığını söyleyen Atilla, “Yani üst düzey diyelim ama hepsi bürokrat değil” dedi.

Hakkında yukarıya çok sayıda yanlış bilgi taşındığını ileri süren Atilla, şu ifadeleri kullandı:

“Sadece o da değil, benim hakkımda verilen onlarca yanlış bilgi var. Yukarıdaki karar vericilerin benim hakkımda aldıkları bilgilerin ne kadarının doğru olduğunu ne kadarının yanlış olduğunu benimle konuşarak teyit etmesi doğru olurdu. Ama öyle bir teyit mekanizması işlemedi. Onların lafına itibar edildiği için sürecin yanlış tarafına dahil olundu diye düşünüyorum. Benimle ilgili yukarıya yanlış bilgi verenlerin asıl kendilerinin pozisyonlarıyla ilgili sıkıntı vardı. Ayrıca benim bilmediğim başka menfaatleri olmuş olabileceğini de düşünüyorum. Dolayısıyla onların verdiği bilgiler hep kendilerini korumak yönünde olduğu için bizim aleyhimize olmuş olabilir.”

“AMERİKA’DAN HER ŞEYİ BEKLERİM”

Atilla, protokoldeki 90 günlük izleme süresine ilişkin de yeni bir durum olmadığını savundu. ABD’nin zaten uluslararası havale sistemine erişimi olduğunu belirten Atilla, şöyle dedi:

“Yeni bir durum yok. Zaten bu süreçler hep paylaşılır. Paylaşılmasa da Amerikalı yetkililerinin zaten uluslararası havale sistemine doğrudan erişim yetkisi var. Dolayısıyla bugün sadece Halkbank değil Türkiye’deki hangi bankanın nereyle nasıl bir işlem hacmi var görebiliyorlar. Yani siz bilgi verseniz de vermeseniz de onlar zaten yaptığınız bütün işlemleri görebilir. Siz de işinizi düzgün yapıyorsanız görüp görmemeleri önemli değildir.”

Sürecin ileride yeniden açılıp açılamayacağı sorusuna da temkinli yanıt verdi:

“Valla ben açık söyleyeyim Amerika’dan her şeyi beklerim de.”

Trump’a güvenmediğini açıkça söyleyen Atilla, şunları ekledi:

“Ben tabii Donald Trump’ı şahsen tanıyan bir insan değilim. Ama bütün dünya olarak izlediğimiz şeyler üzerinden Trump’ın yeryüzünde en son güveneceğiniz adamlardan biri olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ben onun hiçbir söylediğine zaten itibar etmem. Ama devlet ilişkilerinde biliyorsunuz bir kere imza atılınca iki tarafı da bağlar. Ha Amerika yarın bir gün tekrar ‘Ben fikrimi değiştirdim kardeşim. Bunu tekrar gündeme getiriyorum’ der mi? Valla ben her şeyi beklerim. Ama tabii normal şartlarda, Amerikan Dışişleri adli sisteme müdahil olduğunda bu işlerden geri dönüş olmaz. New York Savcılığı da sadece birilerinin siyasi bir şey söylemesiyle pozisyon alacak noktada bir yer değil. Bu noktaya gelip de eğer mahkemeye ‘Biz bu işi sonlandırmak istiyoruz’ diyorsa, o iş zaten olgunlaşmıştır.”

ABD’nin davanın kapanması için “Hamas’ın elindeki İsrailli rehineler” gerekçesini öne sürmesine de tepki gösteren Atilla, şu ifadeleri kullandı:

“Bahsedilen rehinler Türk de değil Amerikalı da… İsrailli rehinler. Türkiye’nin İsrailli rehinelerin kurtarılmasına yardımcı olması nasıl oluyor da Amerika’nın dış ticaret konusundaki yaptırımlarının delinmesi davasını kapatmasına vesile oluyor ben anlamadım. İşte o yüzden de ‘İsrail ile başladı, İsrail ile bitti’ diyorum. Anlattım ya, Zarrab ilk tutuklandığında işin Halkbank ile alakası yoktu. Sonrasında İsrail yanlısı düşünce kuruluşu FDD ve FBI’ın ortak çalışması sonucunda iş Halkbank’a döndürüldü. Ben böyle okuyorum süreci.”

İsrail’in bugün artık dosyanın kapanmasına razı olduğu görüşünü de şu sözlerle dile getirdi:

“Ben öyle anlıyorum. Tabii İsrail lobisinin kritik noktalarından bazı itirazlar da gelebilir ama neticede bence İsrail’in bu noktaya gelinmesine rızası var. Aksi takdirde Trump’ın bu mutabakatı kabul etmesi zor olurdu.”

“REZA ZARRAB DÖNERSE BENDEN DAHA MUTEBER OLACAĞI KESİN”

İş hayatına dönmeyişinin nedenlerinden birinin ABD ile bağlantılı şirketleri zor durumda bırakmamak olduğunu söyleyen Atilla, yaptırım gölgesinin halen sürdüğünü anlattı:

“Tabii. Mesela ben bir gün bir şirkette mesela çalışmak istesem ve şirketin Amerika ile işi olsa, benim varlığım şirket için problem olur.”

Bu yüzden geri durduğunu belirterek, “Şirketleri öyle bir duruma sokmak ben istemem. Hem de niye böyle bir şeyin gölgesi altında orada çalışmak isteyeyim ki?” dedi.

Zarrab’ın ise Türkiye’ye döndüğü takdirde kendisinden daha itibarlı hale gelebileceğini söyleyen Atilla, şu çarpıcı ifadeleri kullandı:

“Öyle görünüyor. Valla gelirse, benden daha muteber olacağı kesin. Yine Türkiye’de muteber bir iş adamı olabilir. Şaşırmam ben.”

Cezaevinde Zarrab’la aynı yerde kaldığı döneme ilişkin de konuşan Atilla, savcılıkla iş birliği sinyallerinin o günlerden geldiğini anlattı:

“Zaten adamla ortak bir noktamız yoktu. Özel hayatımızda da yoktu, bankada da yoktu. Avukat görüşmesinde denk gelirsek ancak birbirimizi görebilme ihtimali oldu bir dönem. Benim avukatlarıma kendi avukatları aracılığıyla, konunun benimle alakası olmadığını, benim bir haftaya kalmaz çıkacağıma yönelik saçmalıklarını iletti. Avukatlarım o noktada beni uyardılar Zarrab’ın savcılıkla iş birliği yapıyor olabileceğini söylediler ve iyi niyetle de olsa onunla asla konuşmamam gerektiğini savundular. Ve avukatlarım haklı çıktı. Baktık ki adam birçok konuşulan şeyi manipüle ederek savcıların istediği şekle sokup anlatmaya başladı. Avukatlarımı dinlemekte haklıymışım yani.”

“BENDEN HÂKİMİN FETÖ’CÜ OLDUĞUNU SÖYLEMEMİ İSTEDİLER”

Röportajın en çarpıcı iddialarından biri de dava sürecinde Ankara’dan geldiğini söylediği bazı yönlendirmeler oldu. Atilla, kendisinden davaya bakan hâkim Richard Berman’ın FETÖ’cü olduğu iddiasıyla reddi hâkim talebinde bulunmasının istendiğini söyledi:

“Türkiye’deki ilgili yöneticiler. Mesaj avukatlar aracılığıyla geldiği için tam kimin fikridir bilmiyorum.”

Bu talebin üst düzey kaynaklardan geldiğini vurgulayan Atilla, şöyle devam etti:

“Tabii tabii. Reddi hâkim talep etmemi istediler.”

Savunma yapmasına da sıcak bakılmadığını belirten Atilla, “Ya o da ayrı bir mesele evet. Ama ben savunma yaptım. Bu sefer de savunmanın tarzını beğenmediler. Onların istediği şekilde olmadığı için herhalde. Onlar benim, hâkim Richard Berman’ın FETÖ’cü olduğuna dair delillerin, belgelerin olduğunu dair bir argümanla reddi hâkim talebinde bulunmamı istiyordu. Ben bunu yapmadım ama Reza Zarrab yaptı” dedi.

Atilla, Ankara’nın kendisine dayattığı hiçbir hukuki hamleyi uygulamadığını da şu sözlerle anlattı:

“Vallahi iyi ki yapmamışım. Yapsaydık daha orada yatıyor olurduk herhalde.”

Zarrab’ın öncelikli görülmesini ise şöyle değerlendirdi:

“Zarrab belli açıkların parçası olduğu için tabii ki Zarrab’ın iadesinin öncelikli olarak istenmiş olmasını anlıyorum. Öyle akıl verildi ama olması gereken o değildi. Bence devlet, önce devleti için çalışanı kurtarmalıydı. Sonra zararlı olan konuyu da kendi içinde değerlendirip ne olup ne olmadığını iyice etüt etmeliydi. Bazı şeylerin aleyhine kullanılacağı düşüncesi vardıysa da gidip pazarlık yapacaktı o zaman. Yani bu pazarlığı 9 yıl önce yapacaktı.”

Son olarak dava sürecinin baştan sona kendi içinde çelişkilerle dolu olduğunu söyleyen Atilla, şu değerlendirmeyle sözlerini tamamladı:

“Trajikomik çok şey var. Zaten ben bu davanın zaten başka manalara geldiğini ilk baştan fark ettiğim için hiçbir aşamada mantık aramadım. Kendi içinde tutarsız çok şey oldu. Ama bugün gelinen noktada en tutarsız olan biraz önce konuştuğumuz şey; Hamas’ın tuttuğu rehinelerin Türkiye’nin ABD ile olan dış ticaret yaptırımı problemiyle ne alakası var? Bence bu hikaye tamamen iki ülke liderleri arasında varılan mutabakata bir kılıf için üretilmiş bir şey. ‘Gel bu işi kapatalım’ kararı alınmış sonra ona uygun prosedür aranmış ve bulunmuş. Artık bu aşamadan sonra mahkeme yeniden işi uzatma noktasına giderse o zaman ben anlarım ki İsrail uzatmak istiyor ve işi bozmak istiyor.”

  • 0
    be_endim
    Beğendim
  • 0
    alk_l_yorum
    Alkışlıyorum
  • 0
    e_lendim
    Eğlendim
  • 0
    d_nceliyim
    Düşünceliyim
  • 0
    be_enmedim
    Beğenmedim
  • 0
    _ok_k_zd_m
    Çok Kızdım

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir